2. SAVAŞLARIN SAHTE İDEOLOJİK ZEMİNİ: MEDENİYETLER ÇATIŞMASI

Harvard Üniversitesi’nde görev yapan siyasal bilimler profesörü Samuel Huntington, 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde yayınlanan “The Clash of Civilizations” (Medeniyetler Çatışması) konulu makalesinin gördüğü yoğun ilgi üzerine, bu çalışmasını genişleterek 1996 yılında The Clash of Civilizations and Remarking of World Order (Medeniyetlerin Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Yapılması) adıyla kitaplaştırdı. 11 Eylül saldırılarının ardından tekrar ilgi odağı olan kitap, pek çok sosyal bilimci tarafından yeniden ve daha dikkatlice okunmaya başlandı.

Huntington, Medeniyetler Çatışması kavramı ile, önümüzdeki dönemde uluslararası ittifakların kurulmasında medeniyetlerin belirleyici olacağını ve dolayısıyla olası çatışmaların farklı medeniyetler arasında gerçekleşeceğini ifade etmiştir. Huntington’un kitabının ilk bölümünde, dünyayı yeniden şekillendiren üç ayrı harita çizilmiştir. Buna kitaba göre medeniyetlerin arasındaki çatışmaların kaçınılmaz olduğu ve meydana gelecek olan savaşlar sonucunda dünyanın haritasının değişeceği ve küçük devletler oluşacağı anlatılmaktadır.

Gerçekte bu fikrin asıl sahibinin Bernard Lewis olduğu bilinmektedir. Lewis, “İngiliz oligarşisinin tanınmış bir oryantalisti” ve “kriz hilali ve medeniyetler çatışması doktrinlerinin kurucusu” olarak tanımlanmaktadır. Fakat İngiliz derin devleti, himayesindeki bu ismin, istemediği yönde deşifre olmasına razı olmamıştır. Bu nedenle onun fikirlerini pazarlayanlar daima Zbigniew Brzezinski ve Samuel P. Huntington olmuştur.

 

Çatışma’nin İdeoloğu: Bernard Lewis

Medeniyetler Çatışması tezini gerçekte ilk ortaya atan Bernard Lewis’tir. Lewis, 1990 yılında The Atlantic Monthly dergisindeki “The Root of Muslim Rage” (Müslüman Öfkenin Temelleri) başlıklı yazısında, Musevi-Hristiyan medeniyeti ile Müslüman medeniyetinin mutlaka bir savaşa tutuşacağını anlatmıştır. Huntington, Medeniyetler Çatışması’nı dillendirdiği kendi makalesini bundan 3 yıl sonra yayınlamıştır. Lewis bu makalesinde şu ifadelere yer vermiştir:

İslam, diğer dinler gibi, … kimi dönemlerinde takipçilerinin kalbini nefret ve şiddet ile doldurmuştur. Ne yazıktır ki, … şimdi İslam Dünyası’nın bir kısmı o dönemden geçiyor ve bu kinin … çoğu bize dönük.476

Lewis, söz konusu yazısında “Hıristiyanlık” ile “İslam Dünyası”nın 14 yüzyıldır sürekli bir savaş halinde olduğu iddiasını ortaya atmış ve “son 300 yıldır İslam’ın kuşatma altında olduğunu, bunun sebebinin ise yabancı fikirlerin, kanunların ve hayat tarzlarının istilası olduğu”nu iddia etmiştir. Lewis, “Bu yabancı, imansız ve uzlaşılmaz güçlerin İslam’ın egemenliğini yıkmasına, toplumunu parçalamasına ve son olarak mabedin mahremine el uzatmasına karşı nefret patlaması kaçınılmazdır. Şu da tabiidir ki, bu nefret öncelikle bin yıllık düşmana dönük olacak ve gücünü kadim inançlar ve bağlılıklardan alacaktır” demiştir.

Lewis, aynı yazının “Medeniyetler Çatışması” alt başlıklı bölümünde, İslami fundamentalizmde bir şahlanmanın büyük bir çatışmaya gideceğini ve ABD’nin “bu serbest kalan nefret ve öfkenin hedefi olacağını” bildirmiş ve şöyle devam etmiştir: “Şurası artık açıktır ki, karşılaştığımız hal ve hareket, bunun muhatabı devletlerin gündem ve politikalarını çok aşmıştır. Artık şu anda var olan, bir medeniyetler çatışmasından başka bir şey değildir – belki irrasyonel ama tarihi bir reaksiyon, kadim bir hasımdan, bizim Musevi-Hıristiyan geleneğimize, laik çağımıza ve her ikisinin dünya çapında yayılmasına karşı gelmektedir.”477

Lewis, bu sözleri ile, Musevi-Hristiyan geleneklerine ve laikliğe karşı Müslümanlardan bir reaksiyon geleceğini ve bunun da iki tarafı karşı karşıya getireceğini iddia etmektedir. Oysa gerçek Müslümanlık, Lewis’in iddia ettiği şekilde hiçbir zaman Musevilik ve Hristiyanlığa “kadim bir hasım” olmamıştır. Peygamberimiz (sav)’in döneminde Museviler ve Hristiyanlar, Müslümanlarla dostluk ve ittifak içinde yaşamış, birbirlerinin canlarını ve haklarını korumuş, dünya tarihinin en adaletli sistemi bu düzen içinde yaşanmıştır. Bundan sonra da Kuran’daki İslam ışığında gerçek Müslümanlar, daima Museviler ve Hristiyanlarla ittifak içinde olacaklardır.

İslam toplumlarının 300 yıldan fazla bir zamandır bir kuşatma altında olduğu ve özellikle bağnazlık belasının bu toplumlar içinde özel olarak yaygınlaştırıldığı bir gerçektir. Bu durumun nefret tohumları attığı da görülebilmektedir. Ancak bunu yapan sinsi el, İngiliz derin devletidir. Dolayısıyla Lewis’in bahsettiği yabancı fikirler ve kanunlar, İngiliz derin devletinin fikirleri ve kanunlarından ibarettir. Son yüzyıllarda İslam’ın egemenliğine el uzatmış olan daima İngiliz derin devleti olmuştur ve bunun sonucunda da, büyük bir yanlış yaşanmış ve İslam medeniyetleri içinde öfke ve şiddet yaygınlaşmıştır.

Lewis’in hatalı olduğu nokta, bu nefret selinin dünyayı tedavi edilemez bir felakete doğru götürdüğü ve bu nefretin özellikle Hristiyan ve Musevilere yönelik olacağı iddiasıdır.

Kuşkusuz ki İngiliz derin devletinin kışkırtmalarına kapılarak, bağnazlık belasının içine dalan ve bu nedenle Musevi ve Hristiyan kardeşlerimize nefret duyan Müslümanların sayısı az değildir. Fakat Kuran-ı Kerim böyle bir zihniyeti reddettiğinden dolayı gerçek Müslümanların ideolojisi ve aklı, bağnazların üzerinde kaçınılmaz olarak hakim hale gelecektir. Müslümanların kendi aralarında da, Müslümanlarla, Hristiyanlar ve Museviler arasında da ittifak gerçekleşecek ve bu ittifak, Lewis’in beklentilerinin aksine dünyaya çatışma ve savaş değil; barış ve dostluk getirecektir.

Dolayısıyla İngiliz derin devletinin İslam medeniyeti üzerindeki tasallutu sona erecek, İslam toplumları hak dinlerinin gösterdiği özgürlük, ittifak, neşe ve ümit yolundan ilerleyeceklerdir.

Şu anda İslam toplumları ile kin, nefret, savaş gibi kavramlar sık sık birlikte anılırken, çok yakın bir gelecekte İslam ile kalite, modernlik, sanat, estetik, bilim ve barış kavramları özdeşleşecektir.

Dünya, İngiliz derin devletinin belirlediği güzergahta değil; Mehdiyet’in yolunda ilerlemektedir. İngiliz derin devletinin teorisyenleri, tüm gücün üzerinde Allah’ın var olduğunu mutlaka göreceklerdir:

… Haberiniz olsun, yaratmak da, emir de (yalnızca) O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir. (Araf Suresi, 54)

Bernard Lewis, kimi çevrelerce Amerikalı olarak bilinmektedir; oysa İngiltere doğumludur. İngiltere’de casusların yetiştirildiği Londra Üniversitesi’ndeki Şark ve Afrika Araştırmaları Okulu’nda (SOAS) okumuştur ve ABD’ye taşınacağı 1974 yılına kadar 30 yıl bu okulda profesörlük yapmış, geleceğin casuslarını eğitmiştir. Lewis, ayrıca, II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz askeri istihbaratında görev almıştır.

Özetle Bernard Lewis İngiliz derin devletiyle iç içedir. Derin devletin en önemli vitrinlerinden ve sözcülerinden biridir.

1961’de SOAS’ta profesörken yayınladığı Modern Türkiye’nin Doğuşu kitabında Atatürk ve Atatürk’ün milli devlet kurma geleneğini kendince eleştirmiştir. Türk Milleti teriminin bir 19. yüzyıl icadı olduğunu iddia ederek, Türk Milleti’ni milli değerlerinden uzaklaştırmaya yönelik bir strateji izlemiştir. Ancak bu beyhude çaba, Türkiye Cumhuriyeti’nin kapısından dahi girememiştir.

1967’de Chatham House’un dergisinde yer alan yazısında Haşhaşilik üzerinden intihar bombacılığının İslam’da meşru bir uygulama olduğunu iddia etmiştir.478 Bu tarihe kadar Müslüman intihar bomba eylemi hiç olmamıştır.

Bernard Lewis’in Amerika’ya taşındıktan sonra Jimmy Carter, Ronald Reagan, George H. W. Bush, Bill Clinton ve George W. Bush gibi Amerikan başkanlarının politikalarını belirleyenlerden olduğu belirtilmektedir.

2001 yılındaki Foreign Affairs makalesinde ise Bin Ladin’i Haşhaşi geleneğinin modern temsilcisi olarak anlatmıştır.

Lewis, Irak işgalinin de arkasındaki en etkili ses olarak kabul edilmektedir.

Derin devletin himayesinde bulunan tüm düşünce kuruluşlarının tipik özelliği Lewis’te de göze çarpmaktadır. Bernard Lewis, gerçekte İslam’a karşı ciddi bir mücadele yürüten bir kişilik olmasına rağmen Rumiliğin birinci dereceden savunucularındandır. Lewis’in, Mevlana’nın şiirlerinin de yer aldığı Music of a Distant Drum (Uzaktaki Davulun Müziği) isimli bir şiir kitabı da vardır.

Bugün Müslüman ülkeleri parçalayan haritaların ilk hali “Bernard Lewis Planı” haritasıdır. Lewis’in bu planı, Ortadoğu’nun bölünüp parçalanması fikri üzerine geliştirilen kurguları artırmıştır. Bunlardan en ünlüsü, Amerikalı diplomat Henry Kissinger’a aittir.

Amerikan dış politikasının akıl hocası Kissinger, 2014’te, dünyada adil olmayan kaynak bölüşümünün ülkeler arasındaki uçurumu büyüttüğünü iddia etmiştir. Bundan dolayı, Amerikan hakimiyetinin, Amerika’ya tehdit oluşturabilecek ülkeleri, ancak bölüp parçalayarak ve yeni küçük devletler oluşturarak sağlanabileceğinin altını çizmiştir. Kissinger’a göre, bundan sonra tüm dünyada bir kargaşa hakim olacaktır ve onu yönetecek “derin eller” işbaşında olacaktır.

Kissinger’ın bu gerekçelere dayandırdığı hesaplara göre, ilk paylaşım savaşında sayısı 50 olan devletler ikinci paylaşım savaşında 100’e çıkmıştır. Şu anda ise dünyada 200’den fazla devlet bulunmaktadır. Kissinger, birkaç on yıl sonra dünyada 1000 devlet olabileceğini iddia etmiştir. Kissinger’a göre binlerce küçük devletçik oluşacak ve dünya bu şekilde “kolay” ve “istendiği şekilde” idare edilebilecektir.

İşte diyalektik materyalist zihniyetin üretimi olan ve hak dinler ile, insanın yaratılış amacı olan sevgi, vicdan ve insaniyet ile hiçbir şekilde bağdaşmayan “medeniyetler çatışması” fikri, gerçekte böylesine felaketler zincirinin ideolojisidir. Dikkat edileceği gibi İngiliz derin devleti tarafından yönlendirilen bir kısım fikir adamları ve yazarlar, özellikle İngiliz derin devletinin himayesi altındaki kurumları ve yayınları kullanarak toplumlara empoze edilmesi gereken fikirleri böyle yaygınlaştırmaktadırlar. İngiliz derin devletinin himayesinde olan ana akım medya buralardan gerekli mesajı almakta, hedefteki ülkelerdeki çeşitli ajanlar ve yancılar işe koyulmakta ve bu fikir, adeta bir moda şeklinde yaygınlaştırılmaktadır.

Toplumlar, zihinler, politikacılar buna hazır hale getirildiğinde, milli kimliği yok edilmiş genç kitleler yönlendirilebildiğinde, birkaç sihirli sözcük kullanıldığında, ülkeleri ve devletleri yıkmak zor olmamaktadır. Bugün, üniversitelerde bile adeta muhteşem bir fikirmiş gibi anlatılan, üzerine doktora tezleri yazılan, çeşitli profesörler tarafından saatlerce tartışılan “medeniyetler çatışması” fikrinin aslında zihinlere enjekte edilmiş bir zehir olduğunu kimse söyleyememektedir. Toplumların çatışması, özellikle Müslümanların, Musevi ve Hristiyanlarla hasım hale gelmesi, bu zihin operasyonu ile kitlelere normal gelmeye başlamaktadır. İnsanlar, bu sahte ideolojinin yönlendirmesiyle, devletlerin küçük parçalara ayrılmasının kaçınılmaz olduğunu düşünmeye başlamakta veya hiç olmazsa, bunun “mutlaka yüz yüze gelecekleri bir zorunluluk” olduğuna inandırılmaktadırlar. Parçalanan ülkeler, küçülen milletler, daha fazla kan akmasına sebep olmakta, nefret ve öfke yaygınlaşmakta, tüm dünyada kardeşlik ruhu yerini kavgaya bırakmaktadır.

Allah, tüm kainatı sevgi üzerine yaratmıştır. Eğer bir kişi çıkıp “refaha ermek için toplumların çatışması gerekiyor” diyorsa mutlaka –bilerek ya da bilmeyerek– Deccali bir sisteme hizmet ediyordur. İnsanlar ve toplumlar, birbirlerinden uzaklaşarak, bölünerek, parçalanarak değil; bir araya gelerek, birlik olarak, iyilerin ittifakını savunarak refaha erebilirler.

Dünya, insanların birbirlerine dostluklarını gösterebilecekleri ve böylelikle kainatın yaratılış amacını hissedebilecekleri bir mekan olarak yaratılmıştır. Bunun aksinin yaşandığı ortamların tümünde hiç durmadan kan akması, daima huzursuzlukların yaşanması, toplumlarda ümitsizlik gelişmesi önemli bir uyarıdır. Barışın ve huzurun, şiddet ve bölünme sonucunda ortaya çıkması beklenmemelidir. Bu büyük bir aldatmacadır. Neredeyse tüm dünya, böylesine büyük bir akıl tutulmasının içine girmiş ve bu büyük iftiraya inanmıştır.

Dünyanın iyiliğini isteyen tüm insanlar, Rabbimiz’in şu çağrısına kulak vermelidirler:

Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. (Al-i İmran Suresi, 104-105)

Bernard Lewis’in ideolojilerinden ikisi, Ortadoğu’da pratiğe dökülmüş olmalarından dolayı dikkat çekicidir. Bunlardan birincisi Kriz Hilali, diğeri ise Lübnanlaşma’dır.

 

“Kriz Hilali”

Jimmy Carter, Kasım 1976’da başkan seçildiğinde Carter’ın denetçisi ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski, Bernard Lewis’i perde arkası stratejik danışmanlığa getirmiştir.

Lewis’in, İngiliz istihbaratının, Sovyetler’in güney komşusu tüm ülkelerde, çeşitli terör örgütlerinin teşvik edilmesi planı, meşhur tabiriyle “Crescent of Crisis” (Kriz Hilali) veya “Bernard Lewis Planı” olarak tanınmıştır. Buna plan dahilinde, Sovyetler Birliği’nin, Amerika’nın kontrol ettiği Müslüman ülkeler tarafından mutlaka çevrelenmesi düşünülmüştür. Lewis’in plan şeması Time dergisinin 15 Ocak 1979 nüshasında “Kriz Hilali: İran ve Giderek istikrarsızlaşan Bölge” başlığı altında kapak olmuştur. Başmakale Zbigniew Brzezinski’den bir alıntı ile başlamakta ve şu sözler yer almaktadır: “Bir kriz gemisi Hint Okyanusu kıyıları boyunca seyrediyor; bu bölgenin kırılgan sosyo-politik yapılarının bizim için hayati önemi var. … Ortaya çıkacak politik karmaşa bizim değerlerimize düşman ve hasımlarımıza dost unsurlarca doldurulabilir.”479

Time yayını, “Kriz Hilali” taraftarlarının beklenen bu karmaşayı kendi jeopolitik avantajları için kullanmak istediklerini yeterince açık şekilde ifade etmiştir:

Uzun vadede, bu hilalde yaratılan kimyada, Batı için fırsat hedefleri bile ortaya çıkabilir. İslam şüphesiz sosyalizmle uyumludur; ama tanrıtanımaz komünizme düşmandır. Sovyetler halen dünyanın en büyük beşinci Müslüman halkını barındırır. 2000 yılında sınır cumhuriyetlerdeki Müslüman nüfus, Rusya’nın hakim Slav unsurunu geçecektir. Rusya’nın güney sınırındaki İslami demokrasilerden mutaassıp bir Kurani dindarlık, sınırı aşarak, bu siyaseten bastırılmış Sovyet Cumhuriyetleri’ne sızabilir; Kremlin için problemler çıkarabilir… Çözüm ne olursa olsun, ABD için Kissinger’ın tabiriyle “jeopolitik anı” yakalamak gereği vardır. İşte bu, kriz hilalinde düzenin tesisi için bize her şeyden fazla yardımcı olacaktır.480

Time‘ın bu nüshasının yayınından birkaç ay sonra ve Sovyetler Birliği Afganistan’ı istilaya başlamadan 6 ay önce, ABD Başkanı Carter, Brzezinski tarafından hazırlanmış bir gizli emri imzalayarak Afgan mücahitlerine gizli yardım başlatmıştır.

Lewis’in, Sovyetler’e komşu Müslüman ülkelerde karışıklık çıkarma planı, işte bu şekilde yürürlüğe konmuştur. Afganistan’daki radikal gruplar beslenmiş, ülke, önce söz konusu plandan tedirgin olan Sovyetler, ardından da ABD tarafından işgal edilmiş ve bir daha içinden çıkamadığı korkunç bir felakete sürüklenmiştir.

Afganistan, İngiliz derin devleti için önemli bir stratejik noktadadır. Orta Asya’nın tüm zenginliklerinin merkezindedir. Bütün Asya’ya jeopolitik olarak hakimdir. Afganistan’ı ele geçiren bir ülke, Çin, İran ve Hindistan’ın kara sınırlarına dayanabilir; Rusya’ya yakınlaşabilir. Orta Asya petrollerini ve Hint Okyanusu’nun ticaret yolunu elinin altına alabilir. İşte Afganistan, bu ve bunun gibi pek çok sebep nedeniyle daima İngiliz derin devletinin gözdesi olmuş ve zavallı Afgan halkı, sürekli zulüm ile pençeleşmek zorunda kalmıştır.

Yazar Joseph Brawda, Kriz Hilali kavramının ortaya atılmasının bir İngiliz derin devleti projesi olduğunu ise şu sözlerle ifade etmiştir:

Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski’nin “Kriz Hilali” gerçekte ulus devletleri yıkmak için oluşturulmuş bir İngiliz planıydı. “Bernard Lewis planı” olarak tanınan bu dizayn, Ortadoğu’dan Hindistan’a kadar olan bölgedeki bütün ülkeleri, etnik, mezhepsel ve dilbilimsel çizgide parçalara ayırmayı hedefliyordu.481

Lewis, ABD’ye geldikten ve çeşitli ABD başkanlarının danışmanı olarak çalışmaya başladıktan sonra, Arap dünyasına eğilim göstermiştir. Lewis’in ABD’ye geliş dönemi Lübnan iç savaşına denk düşmüştür. Lewis, Lübnan’daki karışıklığı kendi modeli için oldukça uygun bulmuş ve bunu tüm Arap dünyası için önermiştir. Daha sonra uygulamaya geçirilecek olan bu öneri, Lübnanlaşma teorisi olarak anılmaktadır. Lübnan iç savaşının da, İngiliz derin devletinin etki ettiği isimlerden olan ABD ulusal Güvenlik danışmanı ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger tarafından teşvik edildiğini hatırlatalım. Hatırlanacağı gibi Kissinger’ın hedefi, tüm dünyayı devletçiklere bölerek parçalamaktır. Bu hedefe, Ortadoğu’dan başlamıştır.

 

“Lübnanlaşma”

1992 yılında, Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında Bernard Lewis, CFR’ın yayın organı olan Foreign Affairs‘te, Ortadoğu’da “milli devlet döneminin sonunun geldiği”ni iddia etmiş; artık tüm bölgenin uzun bir “Lübnanlaşma” sürecine gireceğini ve bölgeye kardeş kavgasının, dar alanda şiddet ve kargaşanın hakim olacağını belirtmiştir.

Lewis’in “Lübnanlaşma”dan kastı, Lübnan İç Savaşı sonrasında yaşandığı gibi devlet otoritesinin yok olması ve bu otorite boşluğunu kavgacı, çatışmacı, saldırgan mezheplerin, kabilelerin, bölgeciklerin ve partilerin doldurmasıdır.

Lewis bu sürece “Pan-Arabizm’in sönüşü” adını vermiştir. Lewis’e göre: “İdarecilerinin beceriksiz istibdadına ve onlara dışarıdan yutturulan müflis ideolojilere karşı daha iyi, daha gerçek ve daha ümitvar bir şey arayanların gözünde, İslami Fundamentalizm çekici bir alternatif olarak yükseltecektir. İslamcılar devlet kontrolü dışında bir şebeke kurmuş olacaklar, … rejimin zorbalaşması, söz konusu fundamentalistlere, karşıtlarını bertaraf etmek için daha büyük güç verecektir.”482

Lewis, Ortadoğu’da beklediği senaryoyu ise şu şekilde tarif etmiştir:

Ortadoğu devletlerinin çoğu … yakın geçmişin suni yapıları olup böyle bir sürece (Lübnanlaşmaya) dayanıksızdırlar. Eğer merkezi güç yeterince zayıflarsa, gerçek bir sivil toplum, gerçek bir milli kimlik bağı olmadığından ya da milli devlete her şeyin üstünde bir bağlılık olmadığından, düzeni ayakta tutmak mümkün olmaz. Devlet parçalanır – Lübnan’da olduğu gibi – yerini kavgacı, çatışmacı, saldırgan mezhepler, kabileler, bölgecikler ve partiler karmaşası alır.483

Bugün, buradaki tariflerin uygulamaya geçtiği ve tıpkı Lewis’in öngördüğü şekilde gerçekleştiği gerçeğine dikkat etmek gerekmektedir. Ortadoğu’da, Türkiye haricindeki bazı ülkelerde, ciddi bir imani güç ve kuvvetli milli kimlik olmayışı, İngiliz derin devleti tarafından sinsice kullanılmıştır. İngiliz derin devleti, bu milletleri ayakta tutan yegane gücün merkezi iktidarların hegemonyası olduğunu çoktan fark etmiştir. İktidarların devreden çıkmasının ise kısa süre içinde Ortadoğu’yu İngiliz derin devleti için istenen kıvama getireceğinden emindir.

İşte bu sinsi zihniyet, Arap Baharı’nın tohumlarını atmıştır. Sorosçu darbeler olacak, Ortadoğu ülkeleri iktidar boşluğu yaşayacak ve kendilerini bir arada tutan hiçbir değer bırakılmadığından, kargaşa, kavga ve savaşların içinde eriyip gideceklerdir.

Lewis’in, 1998 yılında, CFR’a ait Foreign Affairs dergisinde yayınlanan “Licence to Kill: Osama bin Laden’s Declaration of Jihad” (Öldürme İzni: Usame bin Ladin’in Cihat İlanı) başlıklı yazısı, Usame bin Ladin’e övgülerle doludur. Lewis, Bin Ladin’in Museviler ve Haçlılara karşı Cihat İlanı’nı, “muhteşem bir belagat, Arap şiir ve edebiyat şaheseri” olarak tanımlamış ve “bu eser, Batılılar’ın bilmediği bir tarihi geçmişe atıf yapıyor” şeklinde övgüler yağdırmıştır.

Pek çok terör örgütü lideri gibi Usama bin Ladin’in de, İngiliz derin devletinin derin bir projesi olduğunu burada hatırlatalım. Bin Ladin, çeşitli vaatlerle İngiliz derin devletinin kirli bir işini yerine getirmiş ve sonra yine aynı derin devlet tarafından harcanmış kişilerden yalnızca biridir. İngiliz derin devletinin “terör” kartı, bununla sınırlı değildir. Dünyaya kan kusturan terör örgütleri büyük ölçüde İngiliz derin devletinin projeleri olarak ortaya çıkmış veya İngiliz derin devleti, sonradan bu örgütlere sızmış ve onları destekleyip beslemiştir. Bu konuya, elinizdeki kitabın 3. cildinde detaylı olarak değinilecektir.

DİPNOTLAR:

  1. Bernard Lewis, “The Roots of Muslim Rage”, The Atlantic, Eylül 1990, https://www.theatlantic.com/magazine/archive/1990/09/the-roots-of-muslim-rage/304 643/
  2. A.g.m.
  3. “Bernard Lewis”, Eir Strategic Studies, 25 Ocak 2002, s. 46, http://www.larouchepub.com/eiw/public/2002/ eirv29n03-20020125/eirv29n03-20020125_044-samuel _p_huntington.pdf
  4. Iran: Crescent of Crisis, Time, 15 Ocak 1979, http:// content.time.com/time/magazine/article/0,9171,9199 95,00.html
  5. A.g.m.
  6. Joseph Brewda, “New Bernard Lewis Plan Will Carve up the Mideast”, EIR strategic Studies, 30 Ekim 1992, s. 26, http://www.larouchepub.com/eiw/public/1992/ eirv19n43-19921030/eirv19n43-19921030_026-new_ bernard_lewis_plan_will_carv.pdf
  7. Bernard Lewis, “Rethinking the Middle East”, Foreign Affairs, Sonbahar 1992,https://www.foreignaffairs.com/ articles/middle-east/1992-09-01/rethinking-middle-east
  8. Lewis, a.g.m.

Ayrıca bakınız

İNGİLTERE’NİN TÜRKİYE’Yİ SAVAŞA DAHİL ETME ÇABALARI

İngiliz derin devleti, II. Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla, Türkiye’yi savaşa dahil etmeye çalışmıştır. I. Dünya Savaşı …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.