Ana Sayfa / 7. Bölüm: LOZAN’A GİDEN YOL / Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu

Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu

Kapitülasyon deyimi genel olarak bir ülkenin, başka bir ülkede yaşayan vatandaşlarının ve konsoloslarının o ülkede sahip oldukları mali, ticari, hukuki, idari vb. ayrıcalıkları ifade etmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu, bu ayrıcalıkları 16. yüzyıldan itibaren Avrupa devletlerine ve bu devletlerin vatandaşlarına vermeye başladığında, elbette ki hedefi başkaydı. İmparatorluk yükseliş dönemindeydi; dönemin şartlarına uygun olarak verilmiş bu ayrıcalıkların ekonomiye katkısının olacağı düşünülüyordu. Osmanlı, o dönemde böylesine sakıncalı bir ayrıcalığın ileride nelere mal olacağını hesap edememişti.

İlk defa Fatih Sultan Mehmet döneminde Venediklilere verilen kapitülasyonlar, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Fransızlara da verilmiş ve ilerleyen dönemlerde başta İngiltere olmak üzere diğer devletlere de tanınmaya başlanmıştı. Padişahların hayatlarıyla sınırlı olan bu kapitülasyonlar 1740 yılında Fransa ile yapılan anlaşmayla birlikte süreklilik kazanmıştı. Bu tarihten sonra, başta İngiltere olmak üzere pek çok ülkeye tanınan kapitülasyonlar, Osmanlı ekonomisi, sanayisi, adli vb. sistemleri için büyük bir problem halini aldı. Söz konusu ticari ve hukuki ayrıcalıklar birikerek ve güçlendirilerek, 19. yüzyıla kadar gelecek ve ciddi sorunlara yol açacaktı. Önceleri tek taraflı olarak ve egemen konumdaki Osmanlı’nın çıkarları gözetilerek verilen bu ayrıcalıklar, sonraları Devlet-i Ali’nin elindeki bazı hakların ikili anlaşmalarla yabancı devletlere bırakıldığı bir sisteme dönüşecekti.

Bu ayrıcalıkları gerek açıktan, gerekse kapalı kapılar ardından yöneten ve takip edenlerin başında İngiliz derin devleti vardı.

Büyük Britanya’nın Büyük Çıkarları

1820’lere gelindiğinde İngiltere, sanayi devrimini tamamlamış ve Napolyon Savaşları sonucunda Fransa’yı yenerek dünya pazarlarında rakipsiz duruma gelmişti. Ancak, aynı yıllarda, sanayi devrimini yaşamakta olan diğer Avrupa ülkeleri korumacı önlemlerle İngiliz mamullerinin kendi pazarlarına girmesini engelliyorlardı. Bu durumda İngiliz sermayesi Avrupa dışındaki ülkelere yöneldi. 1820’lerden 1840’lara kadarki dönemde İngiltere, Latin Amerika’dan Çin’e kadar pek çok ülkede serbest ticaret antlaşmaları imzaladı.404 Bu imzalar mümkünse yerel iktidarları kendi yanına alarak, gerektiğinde ise silah gücü kullanarak gerçekleşiyordu. Örneğin 1839 yılında Çin’in, İngiltere’nin ülkesine afyon satışını yasaklaması üzerine, İngiltere, bu ülkeye savaş ilan etmiştir. Bu savaşı kazanan İngilizler, Çin Hükümeti’ne İngiltere’ye geniş kapitülasyonlar tanıyan antlaşmaları imzalatmıştı.

Ancak tüm bu çabaların sonucu İngiliz derin devletinin beklediği gibi olmadı.

19. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da gümrük vergileri genel olarak yükseldi ve 1819-1835 yılları arasında İngiltere’nin dış ticaretinde durgunluk baş gösterdi.405 Bu durum ülkenin genç sanayisine ağır zararlar verebilirdi ve derhal yeni pazarlar bulunmalıydı. Gerileme sürecine girmekle birlikte Osmanlı Devleti, geniş toprakları ve zengin halkıyla bu sırada dünyanın en varlıklı ülkelerinden biri durumundaydı. İştah açıcı ve karlı pazar olmaya uygun olan bu haliyle Osmanlı devleti, İngiliz derin devletinin birden ilgi odağı haline geldi. Bu pazar üzerinde hakimiyet kurmak amacıyla İngiltere, Osmanlı Devleti ile bir serbest ticaret antlaşması imzalayabilmenin her türlü yolunu sonuna kadar zorladı.406 İşte kullanılan bu yollar sayesinde 16 Ağustos 1838 tarihinde Osmanlı’yla, daha önce detaylarını gördüğümüz, Baltalimanı Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması imzalandı.

Antlaşmanın içeriği özetle şöyleydi:

1- Mevcut kapitülasyonlar devam edecek, bu antlaşma ile verilen yeni imtiyazlar eskilerine eklenecekti.

2- İngilizler, ülkedeki tarım ve sanayi ürünlerini serbestçe alıp satabileceklerdi.

3- Osmanlı Devleti, iç ticarette uyguladığı her türlü tekeli (yed-i vahid) ve ihracat yasaklarını kaldıracaktı.

4- Yabancı tüccarlar, bütün Osmanlı ülkesinde en çok gözetilen yerli tüccarlara sağlanan hak ve kolaylıklardan yararlanacaktı.

5- İhracattan alınan vergiler %12, ithalattan alınan vergiler ise %5 olacaktı.

1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması, iç ve dış ticaretteki her türlü sınırlamayı kaldırarak yabancı malların ülkeye kolayca girişini ve her türlü yerli malın ise önemli ölçüde dışarı götürülmesini kolaylaştırdı. Osmanlı sanayi ve ticaretini görünürde Avrupa’nın, gerçekte ise İngiltere’nin denetimine soktu.

1838’de kurulan bu ticaret sisteminin en önemli yanı, Osmanlı Devleti’nin dış ticaret üzerindeki egemenlik hakkının büyük bir kısmını geri dönüşü olmamak üzere kaybetmesiydi. Devletin önemli bir kaynağı olan ithalattan ve ihracattan alınan ek vergiler sınırlandırılmış ve Osmanlı, savaş gibi olağanüstü hallerde bu kaynaktan ek gelirler almaktan da mahrum kalmıştı.407

Bu süreç sonucunda, Ortadoğu’da İngiliz ticaret hacminde olağanüstü artışlar oldu. Örneğin 1837’de İstanbul’a gelen 432 İngiliz gemisi toplam 86.253 ton mal indirmişken, 1848 yılında bu rakamlar 1.392 gemiyle 358.422 tona yükselmişti. Artış giderek hızlandı ve 1856’da 2.504 gemiyle 898.753 tona ulaştı.408 İngiltere, Osmanlı pazarını tam anlamıyla hakimiyet altına almaktaydı; Osmanlı tüccarları ise gittikçe zayıflamaktaydılar.

idd 660 Istanbul Gemi1800 Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu

Osmanlı’da Kapitülasyonları Kaldırma Çabaları

Avrupalı Büyük Güçler (Düvel-i Muazzama), zayıflayan Osmanlı’da gittikçe daha fazla nüfuz alanı oluşturmak için tüm güçleriyle bastırıyorlardı. Kapitülasyonlar yüzünden Osmanlı Devleti’nin eli kolu bağlanmıştı. Devlet, kendi gümrüklerini düzenleyemiyordu. Ülkede Türklerden vergi alınıyor, fakat ticaret yapan yabancılardan vergi alınamıyordu. Türk topraklarında yaşayan yabancılar, Türk hukukuna göre muamele göremiyor, Türk mahkemeleri onları yargılayamıyordu. Bu insanlar, ülke içinde milli olan hiçbir şeyin parçası değillerdi. Açıkça, Osmanlı topraklarında –oldukça ayrıcalıklı olarak– kendi ülkelerinin hukukunu uyguluyor; ticaret yaparak yerli halktan daha fazla para kazanıyor, buna karşın vergiye tabi tutulmuyorlardı. Sağlık sektörü bile, yabancılara tanınmış olağanüstü ayrıcalıklarla doluydu.

Kapitülasyonlar Osmanlı Devleti için açık bir yara gibiydi. Zaman ilerledikçe bu yarayı kapatabilmek için Osmanlı yöneticileri de çeşitli girişimlerin peşine düştüler.

Osmanlı Kabinesi’nde kapitülasyonların kaldırılması yönündeki ilk görüşme, 2 Eylül 1914’te yapıldı ve bu görüşmede, kapitülasyonların kaldırılmasına dair bir muhtıra hazırlanılmasına karar verildi.

Bunun ardından, Adliye Nezareti’nde Nazır Pirizade İbrahim Bey başkanlığında bir komisyon oluşturuldu.409 Komisyon, 4 Eylül’de kapitülasyonların kaldırılması gerektiği hakkında sadrazamlığa yazılacak tezkerenin esaslarını kararlaştırdı ve tezkereyi 5 Eylül 1914 günü sundu. Bunun üzerine hükümetin 5 Eylül 1914 tarihli Heyet-i Vükela (Bakanlar Kurulu) toplantısında, gerek iktisadi, gerekse adli tüm kapitülasyonların kaldırılmasına karar verildi.

8 Eylül’de hükümet yeniden toplandı, yazılan nota okundu ve onaylanan metnin 9 Eylül 1914 akşamı başkentteki büyükelçilere tebliğ edilmesi kararlaştırıldı. Yine 8 Eylül günü, Padişah’ın da kapitülasyonların kaldırılması konusundaki iradesi çıktı. İrade metni şu şekilde kaleme alınmıştı:

Memalik-i Osmaniye’de (Osmanlı memleketinde) mukim teba-ı ecnebiye (ikamet eden yabancılar) hakkında dahi hukuk-u umumiye-i düvel (devletler genel hukuku) ahkâmı dairesinde muamele olunmak (hükmedilmek) üzere elyevm (bugün) cari (yürürlükte olan) mali ve iktisadi ve adli ve idari, “kapitülasyon” namı altındaki bilcümle imtiyazat-ı ecnebiyenin (yabancılara tanınan imtiyazların tümü) ve onlara müteferri (bağlı) veya onlardan mütevellid (kaynaklanan) bilcümle müsaidat (tüm izinler) ve hukukun fi’mabad (hukukun bundan sonra) ref ve ilgası (kaldırılıp hükümsüz kılınması) meclis-i vükela (meclis vekilleri) kararıyla tensib olunmuştur (uygun görülmüştür). İş bu irade-i seniye (Padişah emri) 18 Eylül 1330 [1 Ekim 1914] tarihinden itibaren meri-ül ahkâm (geçerli) olacaktır.410

idd 665 EskiIstanbu EkmekDagitanl Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
Osmanlı’ya büyük bir yük olan kapitülasyonlar, 1914 yılında kaldırılmış, fakat I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmamız kapitülasyonları yeniden karşımıza çıkarmıştır.
(Altta) I. Dünya Savaşı’nın bittiği yıl, yoksul düşen Osmanlı halkına bir hayırsever ekmek dağıtıyor.

Tam Bağımsızlık İçin Kapitülasyonların Kaldırılması Şarttır

Osmanlı devlet yönetiminin kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırmaya çalışması, dönemin şartları içinde değerlendirildiğinde geç kalınmış, fakat son derece mantıklı bir karardı. Yaklaşık 2 ay öncesinde Avrupa’da başlamış bir dünya savaşı vardı ve ateşi her an Osmanlı topraklarına sıçramak üzereydi. Bu süreç içinde kapitülasyon haklarına sahip olan karşı devletlerin derdi başından aşkın olacaktı. Öte yandan İmparatorluğun büyük bir kesiminde bu gelişme büyük bir sevinçle karşılandı. Osmanlı Devleti, sırtına yüklenmiş büyük bir yükten kurtulmuş oluyordu.

Özellikle Avrupa ülkelerinin elçilerinden kapitülasyonların kaldırılmasına büyük tepkiler gelmişse de, bu konudan taviz verilmedi. Elbette elçilerin taleplerine göre yeni düzenlemeler yapılmıştı fakat bunlar kesinlikle kapitülasyonlarla verilen ayrıcalıklar gibi değildi. Osmanlı, bu önemli kararın uygulanması ile büyük ve yeni bir adım atmış olacak ve üzerindeki boyunduruktan kurtulacaktı. Fakat bu sevinç kısa sürmüştü. Osmanlı, I. Dünya Savaşı’na katılmak zorunda kalmış, bu savaştan yenilgiyle çıkmış ve 30 Ekim 1918’de yenilmiş bir devlet olarak tekrar başka devletlerin boyunduruğu altına girmişti. Osmanlı’ya karşı uygulamaya konan ilk maddelerden biri de kapitülasyonlar olacaktı.

Milli Mücadele yıllarında da Mustafa Kemal, kapitülasyonlar konusunu oldukça ciddiye almıştır. Mustafa Kemal Paşa, kongrelerde tam bağımsızlıktan yana tavırlar ortaya koymuştur. Osmanlı Mebusan Meclisi’nde Misak-ı Milli görüşmelerinin yapıldığı (22-28 Ocak 1920) sırada yine kapitülasyonlar tartışılmıştır. Nitekim orada alınan kararların 6. maddesi özetle şöyledir: “…Milli ve ekonomik gelişmemizi sağlamak amacıyla her devlet gibi tam serbestlik ve bağımsızlığın sağlanması, devamlılığımız için esastır. Bu nedenle siyasi, adli, ticari ve mali gelişmemize engel olacak sınırlamaların kaldırılması gerekmektedir…”411

İşte bu nedenledir ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün, delegeleri Lozan’a gönderirken taviz kabul etmediği en önemli konulardan biri, kapitülasyonlar konusu olmuştur.

Lozan yolundayken, Avrupa devletlerinin de kapitülasyonların, yani ticari ve adli ayrıcalıkların peşinde olacakları bilinmektedir. Bu nedenle yeni Türk devleti, bu konuda hazırlıklıdır ve özellikle bağımsızlık ilkesinden taviz vermeden bu konuyu ele alacaktır. Bu konuda karşısındaki en büyük engellerden biri de kuşkusuz, yeni Türk devletinin bağımsızlığını kabul etmeyen yegane ülke olan İngiltere olacaktır.

idd en 626 Lozan Delegeleri Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
Lozan heyeti

Lozan Yolunda

Lozan yolunda milli heyete kapitülasyonlar konusunda iletilen izahat son derece kısa ve özdü:

Kapitülasyonlar asla kabul edilemez. Gerekirse müzakerelerin kesilmesine gidilir.412

Aslında bu konunun çözüme ulaştırılması konusunda büyük zorluklar olacağını herkes tahmin etmekteydi. Söz konusu ayrıcalıkların devam etmesinde, Konferansa katılan veya katılmayan pek çok devletin çıkarları söz konusu idi. Ayrıca bu ayrıcalıklara Batılılar, en azından 400 yıldan beri alışmış ve tüm ilişkiler bu temele dayandırılmıştı. Bu nedenle karşı devletler bu konuda işbirliği yapmış gibi ayrıcalıkların devamını istiyorlardı. Bu bakımdan Lozan’da kapitülasyonların tümden tasfiye edilmesi oldukça zor görünüyordu.

Türk Heyeti Başkanı İsmet Paşa’nın; “Bunda bütün müttefikler ve Amerika karşımızda bulunmuşlardır. Biz ise bu meseleyi hayati davalarımızdan biri sayıyorduk”, diyerek meselenin aşılması şart bir konu olduğunu vurgulamıştır.413

Karşılıklı Güç Yoklamaları

27 Kasım 1922’de Mali ve Ekonomik İşler Komisyonu kapitülasyonları görüşmek üzere toplandı. İsmet Paşa, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını kısıtlayan tüm sınırlamaların kaldırılmasını istedi. Kapitülasyonların bir milletin bağımsızlığı ile bağdaşmayacağını, Türkiye’deki yabancıların durumunun, tüm uygar ve bağımsız ülkelerde yürürlükte olan genel yasalara benzeyen düzenlemelerle güvence altına alındığını ve Türk delegasyonunun ancak bu ilkeye göre tali komisyonlarda çalışabileceklerini belirtti.414

Ülkesi, kapitülasyonlardan dolayı büyük ölçüde çıkar sağlayan Fransız delegesi, bunun yerine bir başka sistemin konmasını ısrarla istemekteydi. Ancak o sırada tamamen belirsiz olan bu yeni sistemin, her halükarda yine devletin güvenliğini veya bağımsızlığını zedeleyecek olmasından dolayı, İsmet Paşa bunun kabulünün mümkün olmayacağını belirtmişti.

Lord Curzon, “kapitülasyonların antlaşma haklarına dayandığını” söylüyor; hatta bu hakların kaldırılmasına “Osmanlı’nın müttefiki olan Almanların bile karşı çıktığını” ifade ediyordu. Ayrıca konuşmasında, tarafların üzerinde anlaşacağı yeni bir sistem getirilmeden kapitülasyonların kaldırılamayacağını da ifade ediyordu.415

Türkiye için ne şekilde olursa olsun kapitülasyonları kabul etmeme ana ilke idi. 28 Aralık 1922’de çalışmalar çıkmaza girdi. Karşı tarafın önerileri, Türk egemenliğini ihlal edici bulunduğundan hiç bir şekilde kabul edilmedi. İsmet Paşa bu konuda, “Türkiye’deki yargı sisteminin, dünyada en iyi yönetilen ülkelerin yargı sistemlerinin ayarında olacağını” belirterek savunma yaptı. Bu sistemin değiştirilmesini, yabancı yargıçların Türkiye’de görevlendirilmesini ve hatta geçici bir sistemin uygulanmasını ve buna benzer her türlü öneriyi, Türkiye’nin bağımsızlığına karşı bir saldırı olarak niteleyerek kabul etmedi.416

Bu şartlar altında sürdürülen çalışmalardan bir sonuç alınamadı. İsmet Paşa ve Türk Heyeti, her ne isimle olursa olsun, bu konuda herhangi bir sınırlamayı kabul etmemiş ve yapılan baskı ve zorlamaları geri çevirmişti. Konferans 4 Şubat 1923 günü anlaşmazlıkla sona erdi.417

İkinci Deneme Başlıyor

Lozan Görüşmeleri’nin kesildiği devrede, 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde konuşan Mustafa Kemal, kapitülasyonlar konusunda hiçbir tavizin verilmeyeceğini şu sözlerle ifade etmişti:

Osmanlı Devleti hakikatte ve fiilen istiklalden mahrum bir hale getirilmişti. Bir devlet ki kendi tebaasına koyduğu vergiyi yabancılara koyamaz; bir devlet ki gümrüklerini düzenleme hakkından yasaklıdır… Ve bir devlet ki yabancılar üzerinde yargı hakkını kullanamaz. Böyle bir devlete bağımsız denilemez…418

Bu sözler, kapitülasyonların kaldırılmasının Türk tarafı açısından mecburi olduğunu tekrar belgeliyordu. Nitekim Lozan Görüşmeleri’nin, kapitülasyonlar nedeniyle kesintiye uğraması Türk tarafının kararlılığını etkilememişti. Öyle ki, 10 yıllık savaşın ardından varını yoğunu kaybetmiş Türk tarafı, tekrar savaş hazırlıkları yapmaktan çekinmedi. Lozan Görüşmeleri’nin kapitülasyonlar nedeniyle kesintiye uğramasıyla Mustafa Kemal, Türk ordusuna savaş hazırlıklarını yapmasını emretti.

Aslında Lozan Konferansı’nın kesintiye uğraması İtilaf Devletleri’nin hiç de işine gelmiyordu. Büyük yıkım getiren I. Dünya Savaşı sonrasında hiçbirinin yeni bir savaşa girmeye niyeti yoktu; keza 4 yıllık korkunç savaş, yeneni de yenileni de harap etmişti. Ayrıca “barıştan yana olmamak”, Avrupa ülkelerinin üzerlerine alabileceği bir sorumluluk değildi. Savaştan yorgun düşmüş Batı kamuoyunun barış istemesi, İtilaf Devletleri’nin kapitülasyonlar konusunda daha fazla ısrarcı davranmamasında büyük rol oynamıştı. Barış görüşmelerini durduran taraf olmak, barışı istemeyen taraf olmakla eşdeğerdi ve böyle bir devletin büyük ölçüde hem kendi halkı hem de diğer devletler tarafından dışlanacağı açıktı. Avrupa, bunu göze alamazdı.

Dahası, 1921’de Türkiye ile dostluk anlaşması imzalamış olan Sovyetler Birliği, eğer tekrar savaş çıkarsa Türkiye’nin yanında savaşa gireceğini duyurmuştu. Bu durum, İtilaf Devletleri açısından tüm dengeleri değiştiriyordu.

Bu konuda Türkiye’nin kararlı tutumunu gören Batılı devletler, Lozan Konferansı’nın yeniden başlatılması yönünde çalışmalar başlattılar. Böylece Lozan Konferansı’nın ikinci dönemi 23 Nisan 1923’te açıldı. Bu kez Konferansa Lord Curzon ve “eski ünlüler” gelmemişti. İngiliz Heyeti ve Konferansın başkanı, İstanbul Yüksek Komiseri Horace Rumbold olmuştu.

Kapitülasyonlar, Lozan Konferansı’nı sonuçlandırma konusunda en büyük engeldi. Batılılar, ekonomik çevrelerinden de gelen baskıların da etkisiyle kapitülasyonlardan vazgeçmek istemiyorlardı. Türkiye ise hiçbir sınırlamayı kabul etmiyordu. Bu nedenle ikinci dönemin açılışından 4 Mayıs’a kadar geçen sürede yapılan görüşme ve tartışmalardan bir sonuca varılamadı. Öteki mali konular da diğer zorlukları oluşturmaya devam etti.

idd 672 LordCurzon Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
Lord Curzon ve eşi, İngiliz derin devletinin günümüzde de önemli sembolleri arasında bulunan “fil” üzerinde gezinti yaparken

Uzun tartışmalardan sonra, Türkiye için en önemli sorunlardan birisi olan kapitülasyonlar maddesi antlaşmaya konulmak üzere şu şekilde tespit edildi:

Madde 28: Bu Antlaşmayı imza eden akitlerin her birisi, kendisini ilgilendiren yönde, Türkiye’deki kapitülasyonların her bakımdan tam olarak ilgasını (yürürlükten kaldırıldığını) beyan etmeyi kabul ederler.419

Bu arada sağlık kapitülasyonları da, İstanbul’da bir doktorluk komitesi şeklinde istenmişse de kabul edilmedi. Sonuçta Türkiye’de 5 yıl müddetle, müşavir unvanı ile üç Avrupalı doktorun karantina işlerinde çalışmasına izin verilecek bir yöntem kabul edildi. Bu gelişme ile sağlık kapitülasyonları da sona ermişti. Beş yıl sonra bu üç yabancı doktorun da görevlerine son verildi ve sağlık işleri de tamamen millileştirildi. Atatürk bu konuyu Nutuk’ta “bu konuda hiçbir kapitüler kayıt yoktu. İstişari mahiyette olmak üzere bir kaç yabancı mütehassısın 5 yıl için hizmetimizi almasını kabul ettik” şeklinde açıklamıştır.420

Böylece Türk heyetinin kesin kararlı tutumu sayesinde, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni geçmişin prangasından kurtaracak şekilde kapitülasyonlar ortadan kaldırıldı. Türkiye, tam bağımsızlık ilkesini bu şekilde kazanmakla beraber, İngiliz derin devletinin yıllar süren “sömürge” planını da alt üst etmiştir. İngiliz derin devleti, kurnazca devletlerin içine sızarak ülkeleri ekonomik ve hukuki anlamda hegemonya altına alma planını, yeni Türkiye üzerinde uygulayamamıştır. Bu nedenledir ki Lozan Görüşmeleri’ni sürdüren İngiliz heyeti için kapitülasyon tavizi, büyük bir hezimet olarak karşılanmıştır. 14 Nisan 1924 tarihli Time dergisi, sonuçlanan Lozan’ın ardından şu yorumda bulunmuştur:

Lozan Antlaşması, yüz yıldan fazla süredir İngiliz diplomasisinin ilk göze çarpan başarısızlığıydı.

Aynı yazıda, İngiliz derin devletinin kirli planlarının geri teptiği ise şu sözlerle ifade edilmiştir:

Neticede, Lozan Antlaşması, Türkiye’yi yaka paça Avrupa’dan atmak yerine, Avrupa’yı Türkiye’den attı.421

İngiliz Derin Devletinin Kapitülasyon Planı

Kapitülasyonlar konusunu incelerken, İngiliz derin devletinin, sonraki yüzyılları kapsayacak derin planlar kuran bir yapılanma olduğu gerçeği mutlaka akılda tutulmalıdır. İngiliz derin devleti, Osmanlı imkanlarından faydalanmak için İngiltere’nin aldığı bu ayrıcalıkları zaman içinde genişletmiş, Osmanlı’nın bu konuda iyi niyetinden ve zayıflığından yararlanmış ve daha sonra Osmanlı Devleti içinde bir yapılanma oluşturmuştur. Öyle ki, bu yapılanma içinde Osmanlı topraklarında yabancıların mahkemeleri hüküm sürmekte, Osmanlı toprakları yabancılar tarafından parsellenmekte ve alınıp-satılmakta ve yine Osmanlı toprakları üzerinde en iyi sağlık hizmetleri yabancı doktorlar tarafından yabancılara sunulmaktadır. Türk vatanında Türklerden daha ayrıcalıklı hale gelen söz konusu yabancılar, doğrudan devleti yağmalamakta ve tümüyle Osmanlı kanunlarından bağımsız bir hayat yaşamaktadırlar. Bu kişiler, Türk tacirlerinden daha fazla haklara sahip oldukları için ülkedeki tüm ticareti yürütmüşlerdir. Bu sistem, İngiliz derin devletinin yıllar içinde geliştirdiği sinsi planın uygulamasıdır. Bugün sömürge ülkelerinde veya İngiliz derin devletinin nüfuz ettiği diğer ülkelerde de görülen bu sinsi yapılanma, Osmanlı’nın kendi içine kadar girmiş, devlet sistemini ele geçirmiş ve kendi hegemonyasını kurmuştur. İngiliz derin devleti, bu sistemi koz olarak kullanarak ülke içinde rahatça ajanlar yerleştirebilmiştir. Bu durum, öylesine sistemli şekilde gerçekleşmiştir ki, yeni Türk Devleti, bu virüsü bünyesinden atmak için olağanüstü bir savaş vermiştir.

Bugün Ortadoğu’da, özellikle de Afrika’da, İngiliz derin devletinin himayesindeki ülkelere bakıldığında, derin devletin, bu ülkelerin tüm kaynaklarını kullanıp zenginleştiğine, sömürülen ülke halklarınınsa açlıktan ve yoksulluktan perişan olduklarına şahit oluruz. Bu, İngiliz derin devletinin bilindik politikasıdır. Osmanlı üzerinde kapitülasyonlar ile kurgulanan sistem de bu olmuştur. Fakat Allah, Türk milleti üzerinde bu oyuna izin vermemiş ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’yı ve dönemin yürekli Türk insanlarını vesile ederek İngiliz derin devleti hegemonyasını durdurmuştur. Kapitülasyonlar, Osmanlı Devleti’ni içten sömürme sisteminin farklı adıdır. Mutlaka bertaraf edilmesi gereken bu bela, Lozan Görüşmeleri’nin önemli bir zaferidir.

Onlar, Allah’ın tuzağından güvende mi idiler? Allah’ın bir tuzak kurmasından, hüsrana uğrayan bir topluluktan başkası (akılsızca) güvende olmaz. (Araf Suresi, 99)

Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat Biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık. (Enbiya Suresi, 70)

idd en 632 Aclik Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
Geçmişte olduğu gibi bugün de özellikle Afrika’da sömürülen ülkeler gitgite fakirleşmekte ve kıtlıkla boğuşmakta, sömürenler ise zenginleşmektedirler.

idd en 633 AdnanOktar Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
Adnan Oktar Says
Adnan Oktar: We are in the End Times, the period of the Mahdi. God designed the world according to it. The world is created to be a place of trial for people. It is created for us to be the servants of God, for us to pray. God has given life to the world so that Islamic Union can be established, which is the reason for the current life of it. The time for the Day of Judgment has in fact come, but it has been prolonged to allow Hazrat Mahdi (pbuh) to appear and the Islamic Union to be established. The thing they now call the “New Ottoman Empire” or the Ottoman model in fact refers to the movement of the Mahdi. Islamic Union is one of the names of the Mahdi movement. The names make no difference. The resulting system will produce independent states, independent in domestic affairs, independent in foreign affairs; but it’s a system where brotherhood, love, friendship and peace reign; one in which enthusiasm, good intentions, charity, art and science reign over the world, and in which the world will be like a family connected by a single bond. Everybody loves everybody; there is no oppression, no intimidation, no violence, no war, and no armament race. The whole world will become wealthy. Imagine what would happen if arms factories were converted into factories to manufacture household goods, like refrigerators and washing machines. Imagine that they manufacture prefabricated houses. The world would turn into paradise. What use is there for weapons? They are trying to improve the destructiveness of weapons. But we wish for a world where no defense, no defensive rockets, no rockets which can shoot down lethal rockets in mid air are needed. We wish the resources spent on these weapons to be instead spent on health, food, water and shelter. (Excerpt from Mr. Adnan Oktar’s interview on A9 TV on November 29, 2012)

Adnan Oktar: Muslims always have an ideal: It is the Islamic Union. The greatest ideal is the reign of Islamic moral values over the world. It is the ideal, the dream of every Muslim that the whole world will be free from war, terror, anarchy, turmoil, oppression, weapons and horror, that everyone will be brothers and live in peace, and the world will be like paradise. Paradise is presented to us as the main goal. We will aim for paradise on earth too, and we will aim for it also in the hereafter. Therefore, we embrace everyone who is on the true path with love and profound affection. (Excerpt from Mr. Adnan Oktar’s interview on A9 TV on February 3, 2013)

İngiliz Hegemonyasını Reddeden İmanlı Türk Halkı

idd 677 NevilleHenderson Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
İngiliz Yüksek Komiser Vekili Sir Nevile Meyrick Henderson

Türklerin Lozan’da elde ettiği bu zaferi kendine yediremeyen İngiliz liderler, imzaların atılmasından sonra “kendilerini rahatlatmak için” çeşitli yorumlarda bulunmuşlardır. İngiliz derin devleti, Lozan’da olmasa da sonrasında Türkiye diye bir devletin kalmayacağına yönelik hayalini her fırsatta dile getirmiştir.

Lozan Görüşmeleri’nin büyük kısmını yürüten İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Lozan’da imzaların atılmasından sadece dokuz gün sonra, İngiltere’nin Paris ve Roma büyükelçilerine gönderdiği talimatta, Türkiye’nin küçük bir devlet olduğunu, Müttefiklerin Türkiye’ye büyükelçi göndermemelerini ve maslahatgüzar gibi çok düşük düzeyli bir temsilci göndermenin uygun olabileceğini söylemiştir.422

Lozan’ın imzalarının atılmasından sadece 21 gün sonra ise, İstanbul’daki İngiliz diplomat Sir Nevile Meyrick Henderson Londra’ya gönderdiği raporda, şu sözleri sarf etmiştir:

Türkiye küçülmüş, yoksul düşmüş ve nüfus kaybetmiştir. Büyüklük, zenginlik ve nüfus bakımından önemsiz olan Türkiye gibi bir memlekete büyükelçi göndermek fazla olabilir… Bugünkü Türk Hükümeti ayakta duramazsa –ki uzun zaman ayakta duramaz kanaatindeyim– o zaman İngiliz Büyükelçiliği hangi şehirde olursa Türk Hükümeti de oraya gelecektir. Bizim desteğimizle sürüklenmesi kaçınılmaz. Bu anarşide şimdiki hükümet düşecek ve bizimle işbirliği yapacak yeni bir hükümet işbaşına gelecektir.423

idd en 635 EskiIstanbul Lozan’da Kapitülasyonlar Konusu
İşgal yıllarında su kuyruğundaki Türk halkı

Henderson’un kendine böylesine özgüvenle sarf ettiği sözleri kuşkusuz boşuna değildir. Keza, İngiliz derin devleti, Türkiye üzerinde uygulamaya çalıştığı sinsi stratejiyi pek çok ülke üzerinde uygulamış ve neredeyse tümünde devletler, tıpkı Henderson’un dediği gibi, eninde sonunda İngiliz derin devletin talimatlarına göre şekillenmişlerdir. Henderson’un hesaba katmadığı asıl konu ise, Atatürk’ün ve Türk milletinin hiç yılmayan azmi ve imanıdır. Böylesine büyük bir lidere ve imanlı bir millete sahip Türk devleti üzerinde kimsenin pranga vuracak gücü kalmamıştır. Lozan öncesinde ve sonrasında böylesine üst perdeden konuşan İngiliz derin devlet temsilcileri, zaman ilerledikçe imanlı millete karşı güçlerinin yetmeyeceğini anlamışlardır. Gladstone’un 1800’lerde, “Türkleri yenmek için ellerinden Kuran’ı almak gerektiğine” dair ifadeleri, imanlı milletin asla yenilmeyeceğinin, İngilizler tarafından aslında 19. yüzyıldan beri biliniyor olduğunu göstermektedir.

Türkiye, Hz. Mehdi (as)’ın zuhur edeceği mübarek bir ülke; İstanbul, bu zuhurun gerçekleşeceği mübarek bir şehirdir. Hz. Mehdi (as) da, onun çıkacağı kutlu bölge de daima Allah’ın koruması altında olacaktır. Dolayısıyla, Türkiye’nin kaderinde, sinsi derin devletlerin oyununa gelme, bölünme ve parçalanma yoktur. Türkiye üzerindeki hiçbir sinsi plan başarılı olamamıştır ve başarılı olması mümkün değildir. Türkiye üzerinde planlar geliştiren İngiliz derin devletinin elemanları bu gerçeği daima akıllarında tutmalıdırlar.

Şüphesiz Allah, (müşriklerin saldırı ve sinsi tuzaklarını) iman edenlerden uzaklaştırmaktadır. Gerçekten Allah, hain ve nankör olan kimseyi sevmez. (Hac Suresi, 38)

 Dipnotlar:

404. Şevket Pamuk, a.g.e., s. 200

405. Stefanos Yerasimos, Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, İstanbul: Belge Yayınları, 1986, s. 462

406. İsmail Özsoy, “1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması’ndan Gümrük Birliği’ne”, Çerçeve Dergisi, sayı 15, Ekim 1995, s. 134

407. Bilal Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme, İstanbul: İşaret Yayınları, 1991, s. 86.

408. Ali Nejat Ölçen, Karl Marx ve İngiliz Emperyalizmi, Ankara: Ekin Yayınları, 1992, s. 114

409. Tahir Taner, Kapitülasyonlar Nasıl İlga Edildi, İstanbul: İsmail Akgün Matbaası, 1956, s. 34

410. “Düstur, Tertibisani 6. Cilt s. 1273” naklen Ozan Arslan, “I. Dünya Savaşı Başında Kapitülasyonların İttihad ve Terakki Yönetimi Tarafından Kaldırılması ve Bu Gelişme Karşısında Büyük Güçlerin Tepkileri”, Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Dergisi, c. 10 (1), 2008, s. 265

411. Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi II: İmparatorluğun Çöküşünden Ulusal Direnişe, İstanbul: Bilgi Yayınevi, 1998, s. 82-91; Zeki Arıkan, “1536 Kapitülasyonları ve Cumhuriyet İdeolojisi”, A. Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Atatürk Araştırmaları Dergisi, c. 24, sayı 37, 1963, s. 11-28

412. Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti, V. Kitap, Ankara: Başnur Yayınları, 1971, s. 8

413. Afet İnan, “Türk İstiklali ve Lozan Muahedesi”, Belleten, c. II/7-8, s. 277-291; Salahi Sonyel, “Lozan’da Türk Diplomasisi”, Belleten, c. XXXVIII, sayı 149, s. 41-115; Yusuf Hikmet Bayur, Türkiye Devleti’nin Harici Siyasası, Ankara: TTK Yayınları, 1973, s. 116- 130

414. Salahi Sonyel, a.g.m., s. 76

415. Salahi Sonyel, a.g.m., s. 77; Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam, c. 3, İstanbul: Remzi Kitapevi, 1966, s. 112

416. Afet İnan, “Türk İstiklali ve Lozan Muahedesi”, Belleten, c. II/7-8, s. 293; Ahmet Yavuz, Lozan Barış Konferansı Tutanakları, c. II, Ankara: Dışişleri Bakanlığı Yayınları, 1972, s. 48 – 50

417. Şerafettin Turan, İsmet İnönü: Yaşamı, Dönemi ve Kişiliği, İstanbul: Bilgi Yayınevi 2003, s. 59 – 73; Hamza Eroğlu, Türk İnkılap Tarihi, İstanbul: Savaş Yayınevi, 1981, s. 260

418. Mustafa Kemal Atatürk, Söylev ve Demeçler, c. III, Ankara: A. Ü. Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayınları 1981, s. 99-112

419. L. Seha Meray, Lozan Barış Konferansı: Tutanaklar Belgeler, c. 7, İstanbul: TTK Yayınları 1993, takım II, cilt: I, kitap I, s. 30 – 31; Tevfik Rüştü Aras, Lozan’ın İzinde 10 Yıl, İstanbul 1935, s. 10 – 13; Tahir Tamer, “Lozan ve Kapitülasyonların İlgası”, İ. Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, c. VII, sayı 4, 1941, s. 730

420. Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1973, s. 758

421. Taha Akyol, Bilinmeyen Lozan, İstanbul: Doğan Kitap, 2014, s. 323

422. Taha Akyol, a.g.e., s. 307

423. Taha Akyol, a.g.e., s. 308

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir